gezi olarak etiketli yazılar

The Diving Bell and The Butterfly

Ümit dedi ki cuma günü; “Abi şini şöle bişi yapsak yaa!”. Biz de tamam dedik, cuma hasret giderdik iyte cemaati olarak. Cuma günü dostlarla bir araya geldik. Önderle mekana ulaştığımızda  Ümit ve Ufuk demleme çaylarıyla bizi karşıladılar :) Gece güzel geçti ama İlker ile Burhan biraz güzel oldular (kıh kıh kıh). İlerleyen saatlerde İbocum katıldı. Sonrası bulanık.

O değil de önce biraz şikayet edeceğim.

Thales Room ! Seni sevmiyorum. O ne basık bir mekandır yahu ? Zorla götürüyorlar zaten oraya. Servis geç geliyor, yer bulamazsın… Yok rezerveymiş… Lan kaç zamandır rock bara rezervasyon yapılıyor sen bana onu bir de bakayım!?! Neyse, agresifliğe gerek yok. Ayrıca Thales! Seni de sevmemeye az kaldı! Bak kaç senedir geliyorum. Resmen elimde büyüdün, ama şu sigarayı içirme işte. Ha bide o müzik yok mu! Ya tamam güzel şarkılar, hatta o şarkılar yok diye başka mekanlara gitmiyorum ama izin ver yanımdaki insanlarla iletişim kurabileyim olmaz mı?

Neyse yine de sorun değil, nitekim seviyorum bir şekilde seni…

Cumartesi çooook erken kalkarak Ortaköy o saatte nasıl oluyormuş diye bakalım dedik leblebiyle. Pek güzel oluyormuş. Sonrasında eve dönüş yolumuza Tepeüstü meydan alışveriş merkezini de koyduk. IKEA gezdik açıkçası. Çok orjinal şeyler var ama kimse gelmesin bana ucuz falan diye. Gayet pahalı dostum. Ama orjinal o ayrı. Akşamına planlanan Bu yazının devamını okuyun »

Birinci gün – 26/12/09 – Paris’e gidiş

Saat 12 de bilinmeyene bir yolculuk gibi başladı o gün. Hiç bilmediğin birşeyi yaparken ortaya çıkıyor bence insanın kendine güveni :) Soruyorum “Çağdaş nereye gidiyorsun böyle?” bu soruyu Ankara’ya iş için gönderildiğimde de sormuştum. Pek de evcimen bi karakter değilim ama nedense -alışkın olmadığımdan sanırım- bu şekilde hissediyorum.

Cuma gecesi -yani bu düşüncelere kapıldığım sabahın bir öncesi, bir önceki gecesi- şirketin düzenlediği noel eğlencesine katılamadım, zaten bana oscar da vermemişler :) olsun. Bavul hazırlamak gibi bir uğraşım vardı tüm gece. Ala ala yanıma da iki tane pantolon, bir tane siyah uzun kollu giysi, iki de gömlek aldım (gömleklerden birini üzerimde götürdüm hatta), iki tane de hırka tabi. Çok fazla giysim mi var , yok tabiki. Neyse, işin stresi yavaşlattı diyelim.

Sözde üç buçuk saat süren uçak yolculuğu için saat öğlen 12:00 da çıktım evden işte… Su böreği, çay, metrobüs, metro diye uzadı gitti nesneler uçağa kadar. Yalnız olmak daha da geriyor, hava da bir güzel sorma. Öyle bir günde İstanbul bırakılır mı demedim değil vallahi.

Bir şekilde kendimi uçakta buldum. Köy otobüsü gibiydi gerçektende. Of ki ne of… O konulara girmiyorum tamam, bitirdim bu paragrafı da… Ama akılda yolculuk ile güzel şeyler de kaldı; güzel bir hava, güzel manzara, rahat bir kalkış :) Bu yazının devamını okuyun »

1083 – Güneşli ve soğuk bir pazartesi aklıma gelenler…

Heyecanlı bir haftanın başlangıcı bugün, hava da güneşli İstanbul’da. Sabah üşüdüm ama… Astronot montumu giyerek ısıttım kendimi :) Evet hala giyiyorum onu. Bilmeyenleriniz vardır. Benim bir montum var şuan 10 yaşında :) evet yanlış duymadınız 10 senedir giyiyorum onu. Eskimedi gitti ya, sıcak da tutuyor biliyor musun? Kıyamıyorum. Zaten seviyorum da onu. İçinde kaz tüyü var. On senedir çekip çekip duruyorum tüylerini biraz inceldi gerçi, bir de kolunda ufak bir delik var, benim için sorun değil :)  Moda falan da pek takmayan bir insan olunca 10 sene giyebiliyorsun bir montu. Afferin bana bak, sevdim şimdi kendimi.

Moda öyle dayanılmaz, öyle çirkin bir şey ki, altı ayda bir değiştirmek zorunda kalırız.

Oscar WILDE

Ben bu kadar sert düşünmüyorum tabi. Oscar’ı kızdırmışlar sanırım o ara.

Bu arada işler yoğun ve değişik. Farklı farklı alanlarda işim var şuan. Uzun süredir böyle hissetmiyordum. Hoşuma gidiyor aslında yoğun olmak. Ama evde çalışmaktan pek hoşlanmıyorum. Çalışamıyorum nitekim.

Bu haftanın bir başka heyecanı da yılbaşında Fransa’da olabilmek için gereken schengen vizemin gelecek olması. Çarşambaya kadar gelir heralde. O değil de belge toplama işi zor yahu. Neyse… İtalya macerasından sonra artık Fransa macerasını Fransa’da yaşamak istiyorum :) İtalya’ya gidemeyişim de uhdedir içimde, ilgililere.

Aile ziyareti de olucak aslında bu benim için. Annemin tüm kardeşleri oradayken bizim burada yaşamamız babama garip garip bakmama neden olmuyor değil zaman zaman :) Onlar da çok sevindiler bu işe… Ayrıntıları sonra da paylaşırım. Nereye mi gideceğim ilk? Paris tabiki. Paris çalkantıların şehri olarak bilirim okuduklarımdan hep aslında, oysa ki çoğu insan aşk şehri falan der (ne alakası var yahu). Eiffel Kulesi’nin yapımındaki tartışmalardan, Louvre’un önündeki cam piramide ilişkin sert eleştirilere, geçmişteki isyanlarından, içinde yaşamış olan insanlara kadar tam anlamıyla “feci” bir şehir Paris. Google haritalarından bakınca cadde adını “Victor Hugo” olarak okuyunca ister istemez heyecan da yapıyor insan.

Steve Mccurry gözünden Hindistan

Steve Mccurry gözünden Hindistan

Niye bu kadar konuştu bu çocuk diyeceksiniz. Ben hiç yurtdışına çıkmadım çünkü, ama çoğumuzun yabancı olduğu çok yer gördüm. Gezmeyi de seven bir adamım ama zaman ayırıp yeterince gezdiğimi de düşünmüyorum. Ne öyleyim ne böyle anlayacağınız… Ben ortadoğuya, Bu yazının devamını okuyun »

Hatay Volume – II

Eveeet, nerde kalmıştık? Pazartesi…

Bu sene yaşadığım en güzel pazartesi… Odam doğuya bakıyormuş o zaman öğrendim aslında. İçeriye giren güneşe saat yediye kadar dayanabildim, doğruldum… Artık otellere alıştığım için oralara özgü de duygularım var. Mesela sabahları hiçbirşeyi takmıyorum. Normalde hayatta yee çıplak ayak basmam, sabahları umrumda olmuyor. Sallana sallana kendimi serin bir su sesinin içinde buluyorum. Evimde yaşadığım hayat ile oteldeki çok farklı. Neyse, bu başka bir yazımın konusu olabilir.

İvedi biçimde kahvaltıya indim, hızlıca bir tişört geçirdim sırtıma. Tabi herkes kahvaltıya takımlarıyla gelince paşa paşa yukarıya çıkıp ceket ve gömlek ikilisini tişört ile değiştirdim. Kahvaltıyı basti yapmak da çok hoşuma gidiyor. Yazın geldiğini böyle hissediyorum açıkçası; domates, salatalık, peynir, tatlı birşeyler ve çay… Kahve içmem sabahları. İçmedim de, ama güzel bir gül reçeli vardı, tatlı açığını onunla kapadım.

Hatay İl Telekom Müdürlüğünü ziyaretimizden sonra tekerlekler Kırıkhan’a döndü, Amik Ovası’nı tepeden görmek gerçekten hoştu. Konya ovasına alışık ben böylesine büyük ve yeşil bir düzlükten gözlerimi alamadım. Tabi yavaştan acıkmaya başlamıştık ve soluğu Reyhanlı da aldık.

Reyhanlı Suriye sınırında bir yerleşim yeri. Belde mi desem kasaba mı desem karar veremedim. Herneyse… Burası beni çok etkiledi. Eskimiş bir göl lokantasına duyulan samimiyet ve leziz yemekler ciddi ciddi Bu yazının devamını okuyun »