yaşam
İstanbul Adım Adım
23 Dec
Her pazar Bostancı iskelesine gidip oradan Caddebostan Migros önüne kadar yürüyoruz. Pazar günü kaykaycılar, bisiklet kullananlar, maket arabacılar sanki panayır gibi sağlı sollu zaman yaratıyorlar kendilerine ve bize. Zaman öldürmemek isteyenlerin yeri sanırım o parkur.
Parkur demişken; tabi biz sürekli aynı parkurdan sıkılmak üzereyiz. Birazcık web arama yaptıktan sonra en çok ismi geçen parkurlar şöyleymiş;
- Yeniköy – Tarabya
- Tarabya – İstinye
- İstinye – Emirgan
- Sultanahmet – Ahırkapı
- Fenerbahçe – Bostancı
- Kuzguncuk – Üsküdar
- Belgrad Ormanı
- Kadıköy – Moda
- Bebek – Rumeli Hisarı
- Çengelköy – Kandilli
- Büyük Ada
diye uzayıp giden bir liste çıkıyor. Bu hafta muhtemelen bu parkurların birinde ağırlayacak İstanbul bizi. Belki böyle de bir seri başlar? Adı da İstanbul adım adım olsun. Her gün bir şarkı serisinin üyesi olan bu post görevini yerine getirsin artık. Eskilerden geliyor…
evvel zaman içinde kalbur saman içinde
18 Jul
Uzun süren bir aradan sonra geri dönüşümü yapıyorum yavaş yavaş. Verilen 5 ay 5 günlük bedelden sonra 2 aya yakın bir sürecte kendimi ancak toparlayabildim desem yeridir. Bu süreç içerisinde madde-sever bir blogcu olarak net bir gelişme kısmı sunacağım. Tahmin ettiğiniz gibi, kötü bir yazar olarak da kısır bir sonuç bölümü karşınıza çıkacak diye tahmin ediyorum.
(Jeremy Zilar’a selam olsun)
– Tabi maddelerimi konu bazlı değil de kronolojik bir düzende yazmak daha mantıklı. –
Gün : Mayıs 18, İlk özgür güne uyanış. Bu yazının devamını okuyun »
Pazartesi Sendromu
7 Feb
Pazartesi Sendromu mu? O da ne?
Pazartesi sendromu yaşamıyorum artık. Hafta sonunu çarşı olmayınca sevmek mümkün değil (aha iki haftada bir çarşı iznimiz var). Buraya gelip de kod yazmak için can atıyorum. Sabaha kadar çalıştırsınlar beni.
FinansBank’ın reklamı vardı ya, “Bir ay 3 hafta olsun!” diye bir sloganı vardı. Destekliyorum, hafta sonlarını çıkarsınlar 3 haftaya düşüyor :)
İyi bir şey mi, kötü mü bilemiyorum…
Üstteki mi? Evet benim.
Uzamış yünlerimi 3 numara kırptırmam gerek, acilen…
Dikkat!
Öperim.
A La Cruz
9 Jun
Dün Mike dedi ki heyecanlıca;
-Who is the pool shark?
Biz de mal mal baktık tabi. Barların falan önünden geçerken dikkatimi çekmişti pool falan ama dikkat etmemiştim, meğersem bilardoymuş. Amerikan bilardosu. Mike ve Hussan bilardoya çağırdılar bizi. Okey falan dedik, gideriz. Bu arada akşama havanın kötü olacağını düşündüğümüz için sinemaya gitmeyi düşünüyorduk, iptal ettik.
Neyse Mike elimize verdi tabi ıstakaları. Gayet başlayıp bitiriyor adam topları. Biz de arada takıldık işte. Bu kısmı kısa geçiyorum pek anlatılacak bişey yok :)
Sonra dedik ki hadi akşam yemeğini de beraber yiyelim. Sonra yürüdük biraz A La Cruz adında bi arjantin restoranına girdik.

Fotoğraf makinem yanımda değildi yoksa bir sürü fotoğraf çekebilirdim mekanda. Bizim kuzu çevirme gibi yavaş yavaş pişiriyorlarmış. Siparişleri verdik ( ben vacio söyledim menu‘de o hoşuma gitti),bir et geldi ahanda 3 parmak kalınlığında. Mükemmel , leziz. Bir de kırmızı şarap aldık.
Tam on numaraydı. Londradaki en iyi yemekti yediğimiz. Diğerlerine yemek denilirse tabi.
Yemeğe ilişkin bir komik şey de rokaya burada rockets demeleri. Mehmet baya güldü buna. :)
Yemekte bir kaç tüyo da aldık tabi Hussan’dan. Londra’da neleri görmeliyiz, neler yapmalıyız, neler yemeliyiz gibisinden. Ben zevkten dört köşeyken Mehmet umarım dinlemiştir Hussan’ın anlattıklarını.
Güzel bir gündü özetle.
Normal
11 Mar
Bu inanılmaz baş ağrısının vücudumda yer etmesini normal karşılıyorum. Gözlerimdeki ağırlığı da, nitekim sabahın dördüydü sanırım yatağıma ulaştım. Sabah normal kalktım. Tam olarak normal. Ayağımdaki acı biraz olsun geçmiş ama bandajı ve oradaki şişliğin ağırlığını hissediyorum. Çok çevik olmamakla beraber yürüyebiliyorum.
Soğuk suyu yüzüne vurunca bile insanın o normal ruh hali kendinden hiç ödün vermiyor. Dişlerini fırçalarken herhalde düşünülecek en son şey olsa gerek dişlerin. Akşamdan kalma konular ara ara uğaryıp tazeliyor kendini beyninin içinde. Sanki öyle olmalıymış gibi, sifonun sesi kesilince tükür macunu ve biraz daha soğuk su. Önce banyoya girerken çıkarıp bir yere attığın giysiye kayıyor gözlerin ıslak ellerinle saçlarını arkaya atarken , sonra da aynadaki aksinle göz göze gelip bir havluyla kapatıyorsun perdeyi.
Prensiplerinin bünyede yarattığı gerginliğe rağmen; biraz, keskin olmayan bir parfüm bulaştırıp boynuna kafamda yatmadan önce sıraya koyduğum işleri yapıyorum. Pantolon, kazak, çorap, dizüstü bilgisayarım ve şarj aletim. Koku bunaltmasın diye hızlıca boynuma dolanan atkı sanırım en sevdiğim. Sevgiliye verilen bir öpücük ve sarılıştan sonra zaman kavramının farkına varıyorsun ve evet… Erken…
Odamdaki normları geride bırakıp topallayarak geçtiğim koridorun sonunda; kapıyı açmak, ayakkabılarımı dışarıya çıkarmak ve telefon-cüzdan-anahtar-ofis kimliği kontrolü tam bir refleks ve heyecansız, yeniliksiz. Acı içinde indiğim merdivenlerden sonra apartman kapısının ardında bir çift pati arıyor gözlerim. “Normal” tavrıma yakışır biçimde, patisiz-kedisiz düz bir mermer yoldan yürüyorum.
Yağan yağmur, sakat ayağım ve geç kalma korkusuyla evde geçirmediğim beş dakika için üzülüyorum durağa kadar geçen üç dakikada. Yolun karşısındaki minibüse dalıyor gözlerim. Yoldan geçmek isteyenleri göz ucuyla farkedip, gözlerimi alıkoymadan geriye bir adım atıyorum. Bazılarının şemsiyelerine bakıyorum. Bu yazının devamını okuyun »
Canım Ayağım…
10 Mar
Ben de bu zamanı bekliyordum yazmak için.
Geçen hafta Uludağ’a kar yağdı, bu hafta da güzel bir hava durumu olacak diye tahmin ediliyor. Kayak için son şans… Ahanda burada da teklifimi yapmıştım ama ne yazık ki bu teklifi geri çekmek durumundayım. Neden?
Dün gece halı sahada kendimi sakatladım da ondan. Ayağımı kötü biçimde burktum… Çıtırtıları duydum sen düşün. Kırıldı sandım başta ama bir iki dakika sonra parmaklarımı oynatabilince büyük bir oh çektim. O dakika korkum ya lenfler koptuysa idi. Çıkarttım ayakkabıyı şişlik de yok. Tabi inanılmaz acı veriyor…
Eve gelene kadar sürekli buz ama nereye kadar değil mi? Yatçak uyuyacak bu çocuk. Home-office de çalışamaz bilgisayarı ofiste bıraktı. Sabah olunca paşa paşa gidecek ofise…
Gel gör ki yataktan kalkamadım sabah, yani ayağa kalkamadım. Bi şekilde çıktım ama sonunda… Tabi hedef ofis değil hastane. Röntgendi, güzel hemşirelerdi derken doktora geldi sıra. Doktorun dediğine göre sol ayağımda örgü bağlarda zedelenme varmış, iç kanama olmuş, moraracakmış, kormayaymışım. İyi dedim ben de korkmam, ne kadar süre sonra iyileşir ? 15 gün bandajlı gezmelisin dedi. Hah işte o anda hayallerim yıkıldı. Mart bitiminde ancak iyileşebileceğim sanırım. Kayak da yalan oldu tabi.
Neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız…
Canım ayağım çok acıyor bileğimden bükülünce…
O değil sabah babamı aradım bir de ondan fırça yedim. Kardeşim de lenflerini esnetmiş sanırım, onunki de alçıda. Nedir sizden çektiğim diyor adam. E haklı. Dedim tamam baba, ben gelince Fırat’ın kulağını çekerim :)
Annemi aramıyorum, çünkü abartacak, sonra gün içinde 5 dakikada bir arayacak. Biraz geçsin ayağım öyle söyleyeceğim. Umarım bloga girip okumaz.
PS: Geçen elimi yakmıştım elimin bandajlı fotoğrafını koymuştum ama bu durumda ayağım pek estetik durmayacağı için koymuyorum. Öperim gözlerinizden.
Kısa-Kısacık Fil(i)m
23 Feb
Dünkü yazımdan sonra herhalde hepiniz Prensese Mektuplar nedir ne değildir biliyorsunuzdur sanırım. İşte oradaki bir yazı içimde depreşip duran kısa film yapalım, görselli mörselli müzikli bişeyler yapalım heyecanını daha da zaptedilemez hale soktu. Zaten sürekli izlediğim kısa filmlere bir de böylesi eklenince çok canım çekti gerçekten.
Bunun üzerine de leblebimle Fatih Akın’ın Solino filmini izledikten sonra iyice niyetlendim ben bu işe.
.jpg)
Solino’yu izlemeyeniniz vardır elbet. Filmdeki öğeler zaten Fatih Akın klasiği Bu yazının devamını okuyun »
Bir sitem eyledim
7 Feb
Sevgili okur,
Artık sana “saygılı” da diyeceğim nitekim hiç sesin çıkmıyor, herhalde saygıdandır diye varsayım yapıyorum. Ben de bu duruma az biraz bozuluyorum ama neyse sorun değil! Bu satırları sana (bu karakterleri diyerek bilişimci bir yaklaşımda da bulunabilirmişim, ne güzel) Kanarya Adaları’ndan yazıyorum. Ekvatoral iklimin en taze yerinden bir yudum alıp sana sevgilerimi sunuyorum. Şaka şaka Kanarya Adaları’nda değilim. Kim gidecek pazar pazar oraya? Kaldı ki pazar günleri battaniyemin altından çıkmamak uğruna, yatağın yanındaki bilgisayarıma uzanmak için bile düşünen bir ben var okuduğun yazının arkasında… Olsun sorun değil. Ben yine de uzandım senin için.
Kayseri’ye gittim, çalıştık, yorulduk, hasta olduk(!) sorun değil de. Kayseri güzel bir şehir, sanırım bir dahaki gidişime kaldı fotoğraflar çünkü makinemi evde bıraktım. Aramıza bir soğukluk girdi nedendir bilmem. Ama o kar yağmış, gece ışıklanmış şehir karelerini çekemediğim için üzgünüm gerçekten. Sorun değil ama değil mi?
O değil insanın sevgilisinin Çin yemeklerini öğrenmesine ne demeli? Ya aslında güzel de olmuş ama içten içe bir korku var içimde o baskın soya tadına ve ilginç tariflere karşı. Ne yapmalı bilmiyorum, boynum bükük bekliyorum. Bu büyük sorun olabilir.
Bugün evde yapacak çok işim var. Odam darmadağın, eşyalarımı düzenlemem gerekiyor. Bir de ayakkabılarımı sileceğim. Sorun değil demeyeceğim bu sene kış mevsimini gerçekten de yaşadık, hatta fazlasıyla yaşadık. Her sevdiğim ya üşüdü, ya ıslandı ya da çamurlandı. Bana soğuğu kötü belletme sevgili kış mevsimi. Adam gibi kararında yaşa.
Bugün belki fish-eye makinamla ilgilenirim biraz. 3 5 poz bir şey kaldı onda da, az kaldı banyosuna. Yakında yeni fotoğrafları göreceğiz.Tabi güneş çıkmamasına baya baya bozuluyorum bu aralar ama sorun değil, az kaldı bahara. Daha güzel kareler ve yuvarlaklar (fish-eye yuvarlak ya o anlamda söyledim, gerçi diğerleri de kare değil dikdörtgen. Neyse…) çekeceğim :)
Of saat 12 olmuş yahu. Kahve saati…
Az şekerli…
PS: ne biçim yazı yazmışım ya.
1083 – Güneşli ve soğuk bir pazartesi aklıma gelenler…
14 Dec
Heyecanlı bir haftanın başlangıcı bugün, hava da güneşli İstanbul’da. Sabah üşüdüm ama… Astronot montumu giyerek ısıttım kendimi :) Evet hala giyiyorum onu. Bilmeyenleriniz vardır. Benim bir montum var şuan 10 yaşında :) evet yanlış duymadınız 10 senedir giyiyorum onu. Eskimedi gitti ya, sıcak da tutuyor biliyor musun? Kıyamıyorum. Zaten seviyorum da onu. İçinde kaz tüyü var. On senedir çekip çekip duruyorum tüylerini biraz inceldi gerçi, bir de kolunda ufak bir delik var, benim için sorun değil :) Moda falan da pek takmayan bir insan olunca 10 sene giyebiliyorsun bir montu. Afferin bana bak, sevdim şimdi kendimi.
Moda öyle dayanılmaz, öyle çirkin bir şey ki, altı ayda bir değiştirmek zorunda kalırız.
Oscar WILDE
Ben bu kadar sert düşünmüyorum tabi. Oscar’ı kızdırmışlar sanırım o ara.
Bu arada işler yoğun ve değişik. Farklı farklı alanlarda işim var şuan. Uzun süredir böyle hissetmiyordum. Hoşuma gidiyor aslında yoğun olmak. Ama evde çalışmaktan pek hoşlanmıyorum. Çalışamıyorum nitekim.
–
Bu haftanın bir başka heyecanı da yılbaşında Fransa’da olabilmek için gereken schengen vizemin gelecek olması. Çarşambaya kadar gelir heralde. O değil de belge toplama işi zor yahu. Neyse… İtalya macerasından sonra artık Fransa macerasını Fransa’da yaşamak istiyorum :) İtalya’ya gidemeyişim de uhdedir içimde, ilgililere.
Aile ziyareti de olucak aslında bu benim için. Annemin tüm kardeşleri oradayken bizim burada yaşamamız babama garip garip bakmama neden olmuyor değil zaman zaman :) Onlar da çok sevindiler bu işe… Ayrıntıları sonra da paylaşırım. Nereye mi gideceğim ilk? Paris tabiki. Paris çalkantıların şehri olarak bilirim okuduklarımdan hep aslında, oysa ki çoğu insan aşk şehri falan der (ne alakası var yahu). Eiffel Kulesi’nin yapımındaki tartışmalardan, Louvre’un önündeki cam piramide ilişkin sert eleştirilere, geçmişteki isyanlarından, içinde yaşamış olan insanlara kadar tam anlamıyla “feci” bir şehir Paris. Google haritalarından bakınca cadde adını “Victor Hugo” olarak okuyunca ister istemez heyecan da yapıyor insan.
Niye bu kadar konuştu bu çocuk diyeceksiniz. Ben hiç yurtdışına çıkmadım çünkü, ama çoğumuzun yabancı olduğu çok yer gördüm. Gezmeyi de seven bir adamım ama zaman ayırıp yeterince gezdiğimi de düşünmüyorum. Ne öyleyim ne böyle anlayacağınız… Ben ortadoğuya, Bu yazının devamını okuyun »
7 Kocalı Hürmüz
24 Nov
Fragmanını izler izlemez beklemeye koyulmuştum filmi. Dün gidip gördüm sinemada. Normal bir film değil 7 Kocalı Hürmüz. Eleştireni çok olacak kanaatindeyim ve çoğu “Eeee sonra?” diye bitecek.
“7 Kocalı Hürmüz” üzerine yapılmadık şey kalmamıştır fakat öyle güzeldir ki buna ilintili yapılan her sanat parçası çok tatlı gelir seyrime. Aslı burada olan oyunun sinemaya uyarlanmış hali hakkında bilgiyi burada bulabilirsiniz. Bu filmde öyle insanlar çalışmış ki kutu kutu pense oynasalar izlerim desem yazıya taraflı baktığımı sanacaksınız, susuyorum o sebeple.

Film sinema özelliğinden başka hafiften tiyatrovari bir seyirde ilerlemekte hatta ve hatta müzikal tadını hissettirdi bana. Müzikler insanı kendinden alıyor nitekim bildiğimiz şarkıların yorumlanmasından başka film müzikleri de ilgi çekici. Filmde ara ara çıkan müzikler ve danslar gerçekten eğlenceli ve başarılı. Grup danslarındaki dansçı Bu yazının devamını okuyun »





