sorun değil

Otostopçunun Galaksi Rehberi

Komidinimin üzerinde duran canım kitabım. Serni çok büyük heveslerle aldım, hatta 5 i 1 ciltte modelini de çok sempatik ve orjinal buluyorum. Ama üzme beni böyle, evden çıkarken senin o kapağındaki parmağı “Aferin bakalım. Yine okumadın beni…” dercesine gözüme sokma. Kırarım o baş parmağı.

baş barnak

baş parmak – otostop hareketi

İşimiz gücümüz var herhalde! Yoğun çalışıyorum bu aralar. Evet devrik cümlelerimi düzeltmek için çok çok fazla kitap okumalıyım biliyorum. İstiyorum da… Ama taşınmıyorsun da be güzelim. Tabure diye kullanırım seni yeri gelse. Elbette sorun değil tabi tüm bunlar. Merak ediyorum seni.

Kafamı saat yönünde biraz çevirip bakınca o baş parmak martı kafası gibi görünüyor, diğer parmaklar da ibik gibi duruyor, komik… Bunu söylemeden edemedim. Tamam kızma.

Haftasonu seninleyim bebeğim.

İş dışında tabi.

Öperim

they share knowledge… and more…

The Diving Bell and The Butterfly

Ümit dedi ki cuma günü; “Abi şini şöle bişi yapsak yaa!”. Biz de tamam dedik, cuma hasret giderdik iyte cemaati olarak. Cuma günü dostlarla bir araya geldik. Önderle mekana ulaştığımızda  Ümit ve Ufuk demleme çaylarıyla bizi karşıladılar :) Gece güzel geçti ama İlker ile Burhan biraz güzel oldular (kıh kıh kıh). İlerleyen saatlerde İbocum katıldı. Sonrası bulanık.

O değil de önce biraz şikayet edeceğim.

Thales Room ! Seni sevmiyorum. O ne basık bir mekandır yahu ? Zorla götürüyorlar zaten oraya. Servis geç geliyor, yer bulamazsın… Yok rezerveymiş… Lan kaç zamandır rock bara rezervasyon yapılıyor sen bana onu bir de bakayım!?! Neyse, agresifliğe gerek yok. Ayrıca Thales! Seni de sevmemeye az kaldı! Bak kaç senedir geliyorum. Resmen elimde büyüdün, ama şu sigarayı içirme işte. Ha bide o müzik yok mu! Ya tamam güzel şarkılar, hatta o şarkılar yok diye başka mekanlara gitmiyorum ama izin ver yanımdaki insanlarla iletişim kurabileyim olmaz mı?

Neyse yine de sorun değil, nitekim seviyorum bir şekilde seni…

Cumartesi çooook erken kalkarak Ortaköy o saatte nasıl oluyormuş diye bakalım dedik leblebiyle. Pek güzel oluyormuş. Sonrasında eve dönüş yolumuza Tepeüstü meydan alışveriş merkezini de koyduk. IKEA gezdik açıkçası. Çok orjinal şeyler var ama kimse gelmesin bana ucuz falan diye. Gayet pahalı dostum. Ama orjinal o ayrı. Akşamına planlanan Bu yazının devamını okuyun »

Fenk yu meri maç

  • Cuma gecesini bize hediye eden Uçan Balık Selon
  • Cumartesi sabahında vapurda kahvaltıya sebep olan Leblebim
  • Saçma sapan yerlere gitsek de sesini çıkarmayan Spidey
  • Serin tavırlarıyla buzdolabı kaygımı rahatlatan, ardından da akşamına mükemmel  bir güveç yapan Ufuk
  • Gece bizi yalnız bırakmayan ortamın neşesi, Jenga’nın düşmanı Avşar Bey :)

hepinize fenk yu meri maç.

  • Bir önceki bölümde benden beş puan alan ancak analog makineni kapağını açarak yaklaşık 20 pozun yanmasına sebep olan Ufuk!
  • Buzdolabını getirip üstüne üstük anlaşmayı bozmak isteyen amele takımı!
  • Sesli çalışarak, bazen de çalışmayıp beni korkutan yeni buzdolabım!
  • Fenerbahçe takımının tümü!
  • Cumartesi günü çiçek ekmek yerine normal ekmek getiren market kalfası!
  • Yumurtalara küçük gelen çiçek ekmeği yapan Kadıköydeki fırıncılar!

baya zorladınız beni, moralimi de bozdunuz ama. Olsun yine de, büyüklük bende kalsın, sorun değil.

Şimdi dinleyeceğiniz şarkı Barış Manço’nun en sevdiğim şarkılarındandır. Karaman’dan yine Karaman’ın köyü olan köyümüze giderken 1992 model krem rengi şahin aklıma gelir. Akşam üstü şehirden dönerken geçirilen güzel günün kapanışı niteliğinde. Nedense çok hoşuma giderdi bu şarkı. Hep kuzen Süleyman’ı hatırlarım bu şarkıda :) bizim eski kasetlerin birisinde vardı. Süleyman dönüş yolunda hep uyurdu o ayrı.

Bugün günlerden pazartesi, neşe doluyor insanın içi; (oldurdum.) Bu yazının devamını okuyun »

Prensese Mektuplar

Kral Büyük Frederick Euler’den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesten hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768′de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde ” Lettres à une princesse d’Allemagne” ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler’in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dip notlardır…

diyerek tanımlanmış bir web-günlük’ün ismidir “Prensese Mektuplar“. Genelde modernist bir yaklaşımla tanımlarında olduğu gibi hemen hemen herşeyden bahsetmekteler. Beni google-reader’dan yada buzz’dan takip ediyorsanız zaten bir kısmını okuyorsunuzdur yada okuma fırsatı buluyorsunuzdur diyeyim :)

Peki bu yazı sadece bu günlüğün tanıtımı mıdır? Olmamalı elbette.

Şikayetlerim var (şimdilik iki tanecik); Bu yazının devamını okuyun »

Bir sitem eyledim

Sevgili okur,

Artık sana “saygılı” da diyeceğim nitekim hiç sesin çıkmıyor, herhalde saygıdandır diye varsayım yapıyorum. Ben de bu duruma az biraz bozuluyorum ama neyse sorun değil!  Bu satırları sana (bu karakterleri diyerek bilişimci bir yaklaşımda da bulunabilirmişim, ne güzel) Kanarya Adaları’ndan yazıyorum. Ekvatoral iklimin en taze yerinden bir yudum alıp sana sevgilerimi sunuyorum. Şaka şaka Kanarya Adaları’nda değilim. Kim gidecek pazar pazar oraya? Kaldı ki pazar günleri battaniyemin altından çıkmamak uğruna, yatağın yanındaki bilgisayarıma uzanmak için bile düşünen bir ben var okuduğun yazının arkasında… Olsun sorun değil. Ben yine de uzandım senin için.

Kayseri’ye gittim, çalıştık, yorulduk, hasta olduk(!) sorun değil de. Kayseri güzel bir şehir, sanırım bir dahaki gidişime kaldı fotoğraflar çünkü makinemi evde bıraktım. Aramıza bir soğukluk girdi nedendir bilmem. Ama o kar yağmış, gece ışıklanmış şehir karelerini çekemediğim için üzgünüm gerçekten. Sorun değil ama değil mi?

O değil insanın sevgilisinin Çin yemeklerini öğrenmesine ne demeli? Ya aslında güzel de olmuş ama içten içe bir korku var içimde o baskın soya tadına ve ilginç tariflere karşı. Ne yapmalı bilmiyorum, boynum bükük bekliyorum. Bu büyük sorun olabilir.

Bugün evde yapacak çok işim var. Odam darmadağın,  eşyalarımı düzenlemem gerekiyor. Bir de ayakkabılarımı sileceğim. Sorun değil demeyeceğim bu sene kış mevsimini gerçekten de yaşadık, hatta fazlasıyla yaşadık. Her sevdiğim ya üşüdü, ya ıslandı ya da çamurlandı. Bana soğuğu kötü belletme sevgili kış mevsimi. Adam gibi kararında yaşa.

Bugün belki fish-eye makinamla ilgilenirim biraz. 3 5 poz bir şey kaldı onda da, az kaldı banyosuna. Yakında yeni fotoğrafları göreceğiz.Tabi güneş çıkmamasına baya baya bozuluyorum bu aralar ama sorun değil, az kaldı bahara. Daha güzel kareler ve yuvarlaklar (fish-eye yuvarlak ya o anlamda söyledim, gerçi diğerleri de kare değil dikdörtgen. Neyse…) çekeceğim :)

Of  saat 12 olmuş yahu. Kahve saati…

Az şekerli…

PS: ne biçim yazı yazmışım ya.

Kuşburnu

Sakarlıklarımdan dolayı kendime verdiğim zararlar anlat anlat bitmez. Evin içinde yürürken ayağını yaran bir insanım ben, o derece. Son zamanlarda bu tarz şeyleri yaşamıyor olmak biraz olsun bedenime rahat vermişti ki hemen bir güncelleme geldi o konuda, halısaha maçında ayak tarak kemiğimi az daha kırıyordum, şuan şiş kendileri. Ağrı yapıyor yüklenince. Ama bu normal birşey nitekim her maştan sonra morlukları sayabilir durumda olurdum (dikkat ediniz ki diğer darbelerden söz etmiyorum.) Neyse diyor insan. Ama bir 20 dakika önce yine yaptım yapacağımı ve elimden kayan kuşburnu çayının kurbanı oldum.

Suçlu ve Mağdur

Yanık en sevmediğim şey. Sızlar durur. Çok da yaktım kendimi şimdiye kadar. Poposunu bile yakmış bir adamım ben (Nasıl demeyin detaylara özelden girerim ancak). Elimi yakmıştım iyice, tuzla ye yani o seviyeydi :) (tamam iğrencim sustum), onu hatırlarım. Bu yanığım da pek farklı değil, acısı tabi biraz daha çekilesi ama sızlıyor. Pomad sürdü Doktor Bey. İzin versin iş göremez desin diye gözünün içine baktım ama neredeyse kolumu bile sarmayacaktı, zorla sardırdım (oraya buraya bulaşıcak sonra krem, hiç sevmem). Dedim “Bu nasıl iş böyle!” . Yok yok öyle demedim öncesinden sinirlendim ama dedim “Ben bu elden kayan bardaklara başlarım haa!!!” dedim daldım revire kırmızı bir bilekle (evet bileğimden itibaren dirseğime doğru 10-15 santim bir yanık). Tabiki öyle girilmez doktorun odasına, dedim ki “Doktor Bey Doktor Bey! Kolumu yaktım.” . Bir bana bir de koluma bakınca renk farkını hemen gördü. Sağolsun tedavimi yaptı hızlıca ve etkilice.

Şimdi de oturmuş bu satırları yazıyorum size. Öyle yani. Aaaa bak unutuyordum az daha Bu yazının devamını okuyun »

Sorun Değil.

Şuan saat itibariyle 3 Aralık… Yorgunum. Kirli İstanbul havasında koşturmaktan ara ar öksürmekteyim. O değil de halısahada beraberlik mi olurmuş ya… Böyle organize defans olmaz… (İbocum o jeneriklik gole ben bile şaşırdım valla, kafama çarptırıp attın o golü gibime geliyor :) )

Neyse. Yoruldum ama, bir ay olmuş neredeyse oynamayalı.

Sorun değil.

:) benim ufak makine iş yapıyor cidden.

Avşar Bey’e seslenmek istiyorum buradan. Arkadaşım tamam güzel gittin Amerika’ya. Gezip gezip fotolarını orada burada yayınlıyosun tamam yine, sineye çektim.  Ama senin projene Bu yazının devamını okuyun »