öykünmeler

Normal

Bu inanılmaz baş ağrısının vücudumda yer etmesini normal karşılıyorum. Gözlerimdeki ağırlığı da, nitekim sabahın dördüydü sanırım yatağıma ulaştım. Sabah normal kalktım. Tam olarak normal. Ayağımdaki acı biraz olsun geçmiş ama bandajı ve oradaki şişliğin ağırlığını hissediyorum. Çok çevik olmamakla beraber yürüyebiliyorum.

Soğuk suyu yüzüne vurunca bile insanın o normal ruh hali kendinden hiç ödün vermiyor. Dişlerini fırçalarken herhalde düşünülecek en son şey olsa gerek dişlerin. Akşamdan kalma konular ara ara uğaryıp tazeliyor kendini beyninin içinde. Sanki öyle olmalıymış gibi, sifonun sesi kesilince tükür macunu ve biraz daha soğuk su.  Önce banyoya girerken çıkarıp bir yere attığın giysiye kayıyor gözlerin ıslak ellerinle saçlarını arkaya atarken  , sonra da aynadaki aksinle göz göze gelip bir havluyla kapatıyorsun perdeyi.

Prensiplerinin bünyede yarattığı gerginliğe rağmen; biraz, keskin olmayan bir parfüm bulaştırıp boynuna kafamda yatmadan önce sıraya koyduğum işleri yapıyorum. Pantolon, kazak, çorap, dizüstü bilgisayarım ve şarj aletim. Koku bunaltmasın diye hızlıca boynuma dolanan atkı sanırım en sevdiğim. Sevgiliye verilen bir öpücük ve sarılıştan sonra zaman kavramının farkına varıyorsun ve evet… Erken…

Odamdaki normları geride bırakıp topallayarak geçtiğim koridorun sonunda; kapıyı açmak, ayakkabılarımı dışarıya çıkarmak ve telefon-cüzdan-anahtar-ofis kimliği kontrolü tam bir refleks ve heyecansız, yeniliksiz. Acı içinde indiğim merdivenlerden sonra apartman kapısının ardında bir çift pati arıyor gözlerim. “Normal” tavrıma yakışır biçimde, patisiz-kedisiz düz bir mermer yoldan yürüyorum.

Yağan yağmur, sakat ayağım ve geç kalma korkusuyla evde geçirmediğim beş dakika için üzülüyorum durağa kadar geçen üç dakikada. Yolun karşısındaki minibüse dalıyor gözlerim. Yoldan geçmek isteyenleri göz ucuyla farkedip, gözlerimi alıkoymadan geriye bir adım atıyorum. Bazılarının şemsiyelerine bakıyorum. Bu yazının devamını okuyun »

sekizyüzyetmişüç

Ortamın karakterleri;

5 aylık bir bebek,
Genç yaşta evlenmiş olduğu belli, bebeğin annesi,
Bonus kafa bir üniversiteli genç…
Gözlemci olarak da ben.

Ortam;

Bildiğin metrobüs. Yolda kalanlardan, hani arkası şark köşesi gibi. O otobüsün arka taraflarında, karşılıklı oturakların olduğu bir bölüm…

– yazı başlasın artık değil mi?–

İstanbul öyle kalabalık öyle kalabalık ki. İnsanlar şehirde her yaptıklarıyla şehre minik ayrıntılar katmaktalar. Şişlide oturduğum için kalabalığın daha da içindeyim. İşten gelirken kullandığım servisten inince önümdeki 20 dakikalık yürüyüş yolu her ne kadar acı verse de, onca gürültü patırtı arasında aceleci tavırlar ve gürültü birbirini kovalayan bir konsantrasyon yaratmakta. İnsanların arasından geçerken duyduğun kokular, gördüğün yüzler, gülümsemeler özellikle bu yaz gününde daha dikkat çeker halde. Satıcıların müşteri bekleyişleri, trafikte tıkanmış arabaların içinde oturan insanlar, otobüs bekleyenler ve otobüste olanlar. Bir sürü detay var algılanan ve her saniye bu detaylar sana ardı ardına gösterilen fotoğraflar gibi değişmekte, yada dikkatin başka yerlere kaymakta.

streetalon

İşte ben de bu ayrıntılardan kendini alıkoyamayanlardanım. Genelde detaycı değilim gibi gelirdi bana ama şuanki görüşüm herkes detaycıdır. Dikkatimizi alan detaylar, ayrıntılar hep aynı olmayabilir. Kimisi de özellikle detaycıyım izlenimi verir :) çok gülerim onlara. Dalga geçtiğimden değil, değişik geldiğinden. Kimileri detayları kaydetmiştir artık beynine. Nitekim detaylar soyut şeyler yada bir olayın gelişimi de olabilir, yada salt bir olay. İşte o insanlara hayranlığım üst seviyede. Daha ortaya çıkmadan ayrıntıların farkında olabilmek nedir yahu !? Çıldırmış bunlar.

Kendimden bahsetmek gerekirse (yazı bambaşka bi yere gitti bu arada farkındayım) genel izleyiciyim ben :) Bakar dururum. Ki yukarıda bilgisini verdiğim sadece bir yolculuk sırasında gerçekleşen gözlem. İnsan gözlemi :) böyle diyince bilimsel deney yapıyormuş gibi oldu. Soğuk bir tamlama… Otobüsü severim, insanı bol olur :) metrobüsde daha da çok ama göremiyorum ki tıkış tıkış olduğu için. Neyse.

İlk duraktan bindiğimde hayretler içerisinde kalarak boş bir yere oturdum ( detaycılar dikkat! İlk durak ve yine de hayret. Düşün artık…) Karşımda anne-bebek ikilisi, onların yanına da bonus kafalı üniversite öğrencisi oturmaktaydı. Ne var diyeceksin.

Şu var. Bu yazının devamını okuyun »

kuş

Bir hastanın camından içeriye bakıyordu güvercinin biri ürkekçe. Diğerleri okulun çatısında atılan simitleri didiklerken sebebi belirsiz bir merak içinde görünüyordu. Güvercin kendine çekti gibi adımlarımı. Hafifçe yaklaştım camın hizasına, ürkütmeden. Yan yan bakıyordu komik bir şekilde.

Yoska derler böyle renkte olanlara. Yabani bir bakıma. İlgi istemez, kendi başına gezinir durur. Ama yine de garip bir şekilde bakıyor. Komşu aklıma geldi. Pencerenin kenarına biraz pirinç koyardı kumrular için. Hiç aksatmaz. Döndüm geriye baktım belki biraz bisküvi vardır diye. Yok tabiki.

Sonra aşağıdan ceviz ağacının kıpırtısı aldı ilgimi. Bir kucak dolusu yeşil ceviz toplamıştı abla kardeş.

Gözüm pencereye ilişti tekrar.

Gitmiş.

Biricik yatağım

Bu hafta işkence gibiydi. Her gün uykusuz kaldım, yapmam gereken şeyleri zamanında yetiştirsem de zorladı bu durum beni. Zaten bir önceki yazıdan biliyorsun bir kısmını. Bu yazımı biricik yatağıma adıyorum.

Biricik yatağım;

Bu jestin beni çok etkiledi, ben de sana karşı boş olmadığımı söylemek isterim herkesin önünde :)… (Ne bileyim feminen hisleriniz bundan hoşlanır ya kimi zaman o sebepten herkesin önünde söylüyorum).

Çok fazla olmadı 6 ay falan oldu topu topu. Çok bir birlikteliğimiz yok ama derinden bağlıymışım ben sana da haberim yokmuş. Ulan bir özledim bir özledim… Bugün işteyken hep seni düşündüm. Tamam yalandı, dün düşündüm. Hatta bizimkilere;

- Benim hemen yatağımı görmem lazım.

dedim inanmadılar güldüler.

Yahu doyamıyorum sana anlamıyorum, nedir bendeki bu düşkünlük, eski yatağımdan bahsetmek istemiyorum ama bilen bilir, pek yatağıyla zaman geçiren bir insan değildim. Bak alınma bak… Herneyse bu gecemi sana ayırdım. Kalkmayacağım!

Biliyorum ben biraz garip uyuyorum, Bu yazının devamını okuyun »

Haftasonusonu

Keyifli bir yazı yazıcaktım ama kulaklığımı unutmuşum onu farkettim, çok canım sıkıldı ardından. Hatta şuan yazıyı zordan yazıyorum, niyetlendik bir kere… Ahanda buldum! :) hehe çantamın ön gözündeymiş. Neyse; T-Love‘dan On My Mind şarkısı eşliğinde devam ediyorum yazıma.

Neler oldu? Of çok şey oldu. Sözde hayatın akışına dinginliğine bırak demiştim sana değil mi okur, valla bıraktık ama beni o günden sonra yaşantı bir o duvara bir bu duvara çarpmaktan zevk almaya başladı gibi. Geçtiğimiz haftanın yoğunluğundan eksik kalır yanı yoktu bu haftanın da. Çarşamba olmuş nasıl geçti hatırlamıyorum. Pazar uyuyamaması ve pazartesi uykusuzluğu dışında, üzerime minik minik yığılan ve kaldırması gitgide güçleşen işlerden şu dakika itibariyle kurtulabildim. Yenisi gelmeyecek değil elbet. Major sorumluluklar açısından baktığımda zaten 1 Mart a kadar nefes alacağım zaman aralıkları sınırlıyken bu küçük şeyleri idare etmek köşeye bucaüa sığdırmak gerçekten zor. Hallettim bir şekilde.

Pazar güzeldi, onu anlatayım ben sana. Bebek güzel yer zaten… Bu yazının devamını okuyun »

Çok Gizli

Saat 3 gibi ulaştığım Lüleburgaz’daki eve yaklaşırken aklımda sadece kardeşim Fırat’ı ve annemi bulacağımı düşünüyordum. İnce olan kabanımı giymiş olan ben sıkıcı bir yolculuğu ilginç hale getiren kitabı düşünerek yürüyordum, gün solgun ve sessizdi genelinde. Habersizdim tüm olacaklardan, ve olanlardan dolayı pek bir dinginlik örtülüydü üzerimde. Bu yazının devamını okuyun »

Şiddete meyyalim vallahi dertten

Çok canım sıkkın. İçimi sinir kapladı.

Sadistlik yükselmeye başlıyor böyle zamanlarda insanın beyninde, kan oturmuş gözleri dalarken, giysisinin yakasından farkedilir damarları belirginleştiği. Suratında patlayan soğuk, sulu ve sert darbeye aldırmaz bu durumlarda, sinüslerine dolan sıcak kanı hisseder tersine insanoğlu. Gözü dönmek? Şu an mesele bile değil. Dudaklarındaki kesikler ki sadece detaylarıdır ağzında hissettiği o aşina tadın. Elini, kolunu kıracakmışcasına demlenmiş bir nefret var hayalinde.

Tüm bunlar gerçekleşmeli, yoksa dinginleşemiyor insan. Tüm o sert-sessiz, adrenalin yüklü hareketin ardından onu sakinleştiricek olan inlemesi içten bir ağrıdır vücudunda. Elamcık kemiklerindeki sızlama, yüzüne dolan sıcaklık,boğazdaki öksürüktür nadir alınan nefesin yanında. Başka hiçbirşey değil.

Sükut

Duru bir yeşildi ortalık,

Akşam güneşi kırılmış bir mızrak boyu

Ve çocuk sesleriyle iniyordu ışık

Ağlarda sanki dargın bir kılınç balığı

Pullarını döküyor üstümeBir sessizliği anlatmak için yazıldı bu şiir

Belki de anmak için  bi damlacık bir sessizliği…

Demiş Can Baba. Sessizliği sevenlere…

Cuma bugün, yorucu bir hafta içi serisinin son adımı,
beynim dinginlik istiyor, sessizlik.Tatil geliyor; iyi
gelicek bedene, beyine. Bir güzellik planladım elbette.
Trakya güzel yernitekim…

Aklıma bir de “Sükut” adlı parçası geldi Serdar Öztop’un
sessizlik falan diyince. Hadibaşlık sükut olsun.

Bu sabahların anlamı

Anlamsız gelen yaşantıların farkedilmeyen huzurlarını topluyorum ben cebimde. Biriktirip biriktirip avucumda ovalıyorum sonra…

Ondan sıcak ellerim.

Bahar…

Yazın acemiliğidir bahar…

Bahar isteyip de uyuyamayışlardır,
Görüp de dokunamayışlardır rüyalara…
Kalp atışlarının damarlarda uyanışıdır,
Tüm güzelliklerin dudaklara kuruluğu,
Gözlere yaşarışıdır bahar…

PS: artık google da arasanız bunu, bulabileceksiniz…