insan
Normal
11 Mar
Bu inanılmaz baş ağrısının vücudumda yer etmesini normal karşılıyorum. Gözlerimdeki ağırlığı da, nitekim sabahın dördüydü sanırım yatağıma ulaştım. Sabah normal kalktım. Tam olarak normal. Ayağımdaki acı biraz olsun geçmiş ama bandajı ve oradaki şişliğin ağırlığını hissediyorum. Çok çevik olmamakla beraber yürüyebiliyorum.
Soğuk suyu yüzüne vurunca bile insanın o normal ruh hali kendinden hiç ödün vermiyor. Dişlerini fırçalarken herhalde düşünülecek en son şey olsa gerek dişlerin. Akşamdan kalma konular ara ara uğaryıp tazeliyor kendini beyninin içinde. Sanki öyle olmalıymış gibi, sifonun sesi kesilince tükür macunu ve biraz daha soğuk su. Önce banyoya girerken çıkarıp bir yere attığın giysiye kayıyor gözlerin ıslak ellerinle saçlarını arkaya atarken , sonra da aynadaki aksinle göz göze gelip bir havluyla kapatıyorsun perdeyi.
Prensiplerinin bünyede yarattığı gerginliğe rağmen; biraz, keskin olmayan bir parfüm bulaştırıp boynuna kafamda yatmadan önce sıraya koyduğum işleri yapıyorum. Pantolon, kazak, çorap, dizüstü bilgisayarım ve şarj aletim. Koku bunaltmasın diye hızlıca boynuma dolanan atkı sanırım en sevdiğim. Sevgiliye verilen bir öpücük ve sarılıştan sonra zaman kavramının farkına varıyorsun ve evet… Erken…
Odamdaki normları geride bırakıp topallayarak geçtiğim koridorun sonunda; kapıyı açmak, ayakkabılarımı dışarıya çıkarmak ve telefon-cüzdan-anahtar-ofis kimliği kontrolü tam bir refleks ve heyecansız, yeniliksiz. Acı içinde indiğim merdivenlerden sonra apartman kapısının ardında bir çift pati arıyor gözlerim. “Normal” tavrıma yakışır biçimde, patisiz-kedisiz düz bir mermer yoldan yürüyorum.
Yağan yağmur, sakat ayağım ve geç kalma korkusuyla evde geçirmediğim beş dakika için üzülüyorum durağa kadar geçen üç dakikada. Yolun karşısındaki minibüse dalıyor gözlerim. Yoldan geçmek isteyenleri göz ucuyla farkedip, gözlerimi alıkoymadan geriye bir adım atıyorum. Bazılarının şemsiyelerine bakıyorum. Bu yazının devamını okuyun »
Birinci gün – 26/12/09 – Paris’e gidiş
6 Jan
Saat 12 de bilinmeyene bir yolculuk gibi başladı o gün. Hiç bilmediğin birşeyi yaparken ortaya çıkıyor bence insanın kendine güveni :) Soruyorum “Çağdaş nereye gidiyorsun böyle?” bu soruyu Ankara’ya iş için gönderildiğimde de sormuştum. Pek de evcimen bi karakter değilim ama nedense -alışkın olmadığımdan sanırım- bu şekilde hissediyorum.
Cuma gecesi -yani bu düşüncelere kapıldığım sabahın bir öncesi, bir önceki gecesi- şirketin düzenlediği noel eğlencesine katılamadım, zaten bana oscar da vermemişler :) olsun. Bavul hazırlamak gibi bir uğraşım vardı tüm gece. Ala ala yanıma da iki tane pantolon, bir tane siyah uzun kollu giysi, iki de gömlek aldım (gömleklerden birini üzerimde götürdüm hatta), iki tane de hırka tabi. Çok fazla giysim mi var , yok tabiki. Neyse, işin stresi yavaşlattı diyelim.
Sözde üç buçuk saat süren uçak yolculuğu için saat öğlen 12:00 da çıktım evden işte… Su böreği, çay, metrobüs, metro diye uzadı gitti nesneler uçağa kadar. Yalnız olmak daha da geriyor, hava da bir güzel sorma. Öyle bir günde İstanbul bırakılır mı demedim değil vallahi.
Bir şekilde kendimi uçakta buldum. Köy otobüsü gibiydi gerçektende. Of ki ne of… O konulara girmiyorum tamam, bitirdim bu paragrafı da… Ama akılda yolculuk ile güzel şeyler de kaldı; güzel bir hava, güzel manzara, rahat bir kalkış :) Bu yazının devamını okuyun »
2010
6 Jan
Yeni yılın ilk yazısı bu. Çok da doluyum aslında. Tehlikeli birşey bu nitekim konu karman çorman olabiliyor kimi zaman. Yazıda da hayatta da sadelikten yanayım :)
Herkese mutlu yıllar dilerim öncelikle…
Yeni yılda Paris’deydim. İlk defa yurtdışına çıktım bu arada. Garip bişey. İnsanın dikkati nasıl yorulurmuş öğrendim. Çok güzel geçti evet ama beynim de şişti tam anlamıyla. Bir sürü şey var anlatacak dedim ya ama hepsini buraya aktarmam imkansız gibi, ama aklımdakileri listeleyerek aktarmak her zaman kolay gelmiştir bana. Gün be gün anlatabilirim size :) Anlatacağım…
Yavaş yavaş gençler… Sindire sindire…
Kuşburnu
11 Dec
Sakarlıklarımdan dolayı kendime verdiğim zararlar anlat anlat bitmez. Evin içinde yürürken ayağını yaran bir insanım ben, o derece. Son zamanlarda bu tarz şeyleri yaşamıyor olmak biraz olsun bedenime rahat vermişti ki hemen bir güncelleme geldi o konuda, halısaha maçında ayak tarak kemiğimi az daha kırıyordum, şuan şiş kendileri. Ağrı yapıyor yüklenince. Ama bu normal birşey nitekim her maştan sonra morlukları sayabilir durumda olurdum (dikkat ediniz ki diğer darbelerden söz etmiyorum.) Neyse diyor insan. Ama bir 20 dakika önce yine yaptım yapacağımı ve elimden kayan kuşburnu çayının kurbanı oldum.
Suçlu ve Mağdur
Yanık en sevmediğim şey. Sızlar durur. Çok da yaktım kendimi şimdiye kadar. Poposunu bile yakmış bir adamım ben (Nasıl demeyin detaylara özelden girerim ancak). Elimi yakmıştım iyice, tuzla ye yani o seviyeydi :) (tamam iğrencim sustum), onu hatırlarım. Bu yanığım da pek farklı değil, acısı tabi biraz daha çekilesi ama sızlıyor. Pomad sürdü Doktor Bey. İzin versin iş göremez desin diye gözünün içine baktım ama neredeyse kolumu bile sarmayacaktı, zorla sardırdım (oraya buraya bulaşıcak sonra krem, hiç sevmem). Dedim “Bu nasıl iş böyle!” . Yok yok öyle demedim öncesinden sinirlendim ama dedim “Ben bu elden kayan bardaklara başlarım haa!!!” dedim daldım revire kırmızı bir bilekle (evet bileğimden itibaren dirseğime doğru 10-15 santim bir yanık). Tabiki öyle girilmez doktorun odasına, dedim ki “Doktor Bey Doktor Bey! Kolumu yaktım.” . Bir bana bir de koluma bakınca renk farkını hemen gördü. Sağolsun tedavimi yaptı hızlıca ve etkilice.
Şimdi de oturmuş bu satırları yazıyorum size. Öyle yani. Aaaa bak unutuyordum az daha Bu yazının devamını okuyun »
Bence.
8 Dec
Yalnızlığı kendime yakıştıran hep ilk ben olurdum yıllarca. Lisenin sonuna doğru biraz bu olguyu kırdım sandım tam ki kendimi İzmir’de buldum kendimi. Üniversitede de yalnız geçirdiğim zamanlarda çok keyif aldığımı bilirim. Topluca yapılan şeyleri de pek sevmezdim. Ta ki İstanbul’a taşınana kadar. Bu seranat çok uzamasın direk girelim konuya istiyorum. Buraya geldim geleli yalnızlıktan nefret eder oldum. Kimi zaman evde kimse olmuyor (çoğu zaman mı desem?) içim daralıyor. Eski evimde en az 5 kişilik kahvaltılar, dost kahkahalar alıştırdı beni yalnız kalamamaya.
Alışıyoruz işte. Çok basit aslında nedeni. Ama asıl önemlisi sanırım fedakarlıklara da, bencilliklere de alıştığımızı bir türlü düşünmememiz, aklımıza getirmememiz. Fedakarlık ve bencillik dedim ama siz bana bakmayın, en masum iyiliği ve en doğal kötülüğü söylemek en doğrusu sanırım bu durumda, neyse… Bu yazının devamını okuyun »
Ayşe ve beklenmeyen tepkileri
23 Nov
Yazacak birşey yoktu aslında Perşembe günki öğle yemeğine kadar. Dur dur daha da geriye sarayım hikayeyi…
Ayşe ofisten arkadaşım. Daha öncesinden de bilirim. Önceden de çok uzak karakterler değildik, hep birklikteyiz de ofiste. Ama Ayşe’yi tanımak için daha da yoğun şekilde takılmak gerekiyor. Tanı tanı bitmez o da ayrı bir mevzu…
Neyse, hızlıca yukarıdakileri özetlersek Ayşe benim ofisten arkadaşım :). Çok hızlı oldu biliyorum, geyiğin de sonu yok ama.
Başlık yazıda anlamına ulaşmalı diyerek ne demek istediğimi anlatmaya koyulayım iyisi mi.
Ayşe’nin tepkilerini ilk duyduğunuzda anlam verememeniz normaldir, nitekim o tepkiler -sözlü,yazılı veya beden vesilesiyle ortaya çıkabilir- sizin doğanızda, o ana ait olmayan kopuk birikimleridir Ayşe’nin. Hemen en güzel anlatım şekli olan örneklemeye geçelim :)

Örnek No:1
Ortam : Asansör Bu yazının devamını okuyun »
catch me darlin’
19 Oct
Bu gece bu yazıya başlamadan önce yaptıklarım;
- Fener’in yenilgisini izlemek, “Abi süper taktı herif… Yapacak birşey yok…” diyerek inceden Bekir’e giydirmek. (bknz: dakika bilmem kaç Gökhan Gönül dışarı , Bekir içeri. Ardından Güzel bir orta şansı Bekir bostana yolladı topu, ardından hatalı hamle faul, frikik ve gol. Eh…)
- Californication üçüncü sezon üçüncü bölüme mal mal bakmak (Hala dizide patlama göremedim)
- Facebook a girmek
- Ayşe’nin makinesiyle evdekilerin burnunun dibine gelene kadar flaş ve deklanşör sesimle taciz etmek
- “Love me if you dare” filmini izlemek, izlerken yüksek sesle gülmek, zaman zaman da odada yalnız olduğunun farkına varıp susmak
- Yazıyı salonda yazmak istemek, ayaklı lambamı kanepenin yanına taşımaya çalışmak ve yalama olmuş vidalara sövmek
- Yeniden odaya gelip biraz sakinleşmek, google’da “Aşınmış vida kovanı pratik çözüm” diye arattırmak, çelik macunu diye bişey öğrenmek az da olsa rahatlamak
- Bu sırada önceden yarım kalmış bir paket acılı patates cipsi bitirmek
- Nasıl bir giriş yapsam diye bön bön bakmak
Aslında bugün güzel başlamıştı. Hiç İstanbul trafiğini çekmeden evime ulaşmıştım. Gün bitmemişken hem de. Plan yapılacak cinsten bir durumdu. Ev planı. Çekirdek çitlemenin dahil olabileceği bir plan. O derece… Ancak stres gelir beni bulur.
Öncelikle salona koyduğum ayaklı lambama seslenmek istiyorum. Neden boynun eğri?! Artı gerçekten de neren doğru ama bi zahmet bazı yerlerin doğru olsun ya? Olmaz mı? Birbirine geçen o zarif millerini büküp o kanepenin altına tıkmadan tamir olabilirim ben imajı çiz bence. Şöyle sofistike bir ortamda günlüğümü yazamadım senin yüzünden.
Valla sinirim bozuldu. Küfür ediyorum içimden.
–
(hee böyle yapınca sinirin geçti blogun diğer kısmında sakin olacaksın) Bu yazının devamını okuyun »
ne olmuş ? bugün mü olmuş ?
6 Oct
Bugün hareketli bir gün İstanbul için. Şu dakikalar haberleri izliyorum televizyondan. Webden aldığım haberlere göre kat be kat büyük olaylar yaşanmış Taksim’de.
Dünyanın her yerinde eylemlere sahne olur bu adamların kurumların toplandıkları şehirlerde.
Pek yorum yapacak bir durum yok aslında. Bu bir devlet terörüdür, kültür terörüdür.
Bugünün kahramanlarını aşağıda Bu yazının devamını okuyun »
dokuzyüzellidört – gray
23 Sep
.








