anı
London bir-iki!
31 May
Çook uzun zaman olmuş bakıyorum da…
Malum daha fazla çalışmak için çalışan bir insan olup çıkmışım. Hoş mu? Bence değil.
Geriye doğru gidelim…
Şuan Londra’dayım, bu ikinci günüm hatta saat itibari ile üçüncüsüne girdik bile… (Bak bu süper). Merkezinde (z1) bir otelde minicik bir odada sabah 8′den beri çalışıyoruz İstanbul’dan beni yalnız bırakmayan Özgür ile.
“Eeee naaptın alıştın mı Londraya?” diyenlere, “Nolsun işte ya camdan bakıyorum, markete gittim bugün. Odama falan alıştım” diyorum :) umarım bu durum değişir önümüzdeki günlerde. Nitekim ne kadar kalacağım belli değilken biraz ürkütücü bir durum.
Dün gezdim ama allah için. Yalan söylemeyeyim. Belki de arada söylerim belli olmaz gerçi. Sabah havaalanından sorunsuz giriş yaptıktan sonra Londra metrosuyla tanıştık.
Oha demek istiyorum. Hemence geçiyorum bu konuyu. Kadir Bey’i de Londra’dan anmış olalım ayrıca. Neyse.
Otelin etrafında inanırmısınız kaç tur attık ben bilmiyorum. Kimse de oteli bilmez mi arkadaşım? Sadece biz Türkler mi çok meraklıyız böyle şehir yerleşimine, neyin nerde olduğuna acaba? Sonunda bulduk. Odamıza yerleştik. Moraller düzgün. Neşemiz yerinde.
Hop! Burger King. E tabi daha güven oluşmadı aramızda diğer restoranlarla… Yemek konusunu ayrıca tartışırız.
Sonra mini bir çevremizi tanıyalım turu attım. Hemen şipşak BigBen, London Eye neredeymiş bakıp geldik. Yürüdük biraz Cenk ile.
Ardından hop! The Pub! Ahanda en sevdiğim… (Kulakların çınlasın Özmenco) Wasabi pea diye bişey yedim biranın yanında çerez gibi, off… Getiricem ondan, hepinize yediricem : ) Baya baya sert bir hardal tadı var. Japon mutfağına ait suşiyle birlikte ikram edilirmiş parazit falan olmasın diye bu. Sonra tutmuşlar nohutun etrafına bulamışlar bunu. Ahanda wasabi-pea. Yeme de yanında yat hakikatten. Çok çabuk biten küçük beyoğlu çerezlerine bir alternatif olabilir. :) Her bir tanesi 5-10 dakikalık kişisel telkinlerin ardından yenilebiliyor :) Acı be birader.
wasabi pea
Hiç tarzım olmamasına karşın Strawberry Moon adında bir cluba girdik (suit up!). Eh hoştu tabi. O değil metrolarda ne yetenekler heba oluyor bilemezsiniz :) Metroda müzik böyle birşeymiş demek…
Çok hızlı yazdım.
‘cuz ninja needs to sleep.
kolik
26 Apr
Pazar Caddebostan’daydık. Telefonda “Chai Tea Latte”yi anlatıyordum anneme güneş batarken.
- Ne süt de mi varmış onun içinde?
- Hımm evet karanfil rahatlatır derler…
gibisinden yorumlar yapıyordu, tabi şaşkın bir yandan da… Bu hafta gidebilecek miyim acaba Lüleburgaz’a. Kısmet tabi bu işler :) Gelişine yaşamayı seviyorum. Şu an.
Nerden çıktı derseniz şu havayı görünce ve günde ortalama 12 saat çalışınca ister istemez pazardan sonrasını yaşanmamış kabul ediyorsunuz :)
diye yazmışım bi ara ama yayınlamamışım. Sanırım başlığın kolik olmasının sebebi de “işkolik” kelimesi olsa gerek nitekim o zaman baya sert çalışıyordum.
Melih’in Canon A1 i ile de o günü fotoğraflamıştım bir yandan da analog analog, baskılarını aldım geçen hafta. Baskı almanın heyecanını unutmuşum, hatırladım… Hoşumuza giden bir şey daha vardı o gün; her yer kuş tüyü olmuştu. Meğersem yastık savaşı varmış o gün. Tüh kaçırdık dedik ikimizde…
çaytiğlatte’ye olan hayranlığımız çığ gibi büyümekte…

Snowboard
17 Feb
Yeni bir heyecan edindim geçtiğimiz haftasonu. Bursa-Uludağ’da bir haftasonu geçirdim, kar tatili gibi birşey oldu. Daha önce hiç böyle bir tatil geçirmemiştim.
Kar tatili bir yana kayak tatili daha da bir başka durummuş. Ufuk geçen hafta bir turla kayak tatili yaptı, gitmiş kaymış, belini falan ağrıtmış, ama çok eğlenceliymiş… Zaten bizi de o heveslendirdi. Aslında ben çok da heveslenmemiştim, esasında Funda’nın çok hoşuna gitti bu plan. Herneyse, biz de ayarladık kendimizi, aynı tura katıldık cuma akşamı ve Bursa’ya yola koyulduk kafileyle. Bu arada ben “Lüleburgazlıyım soğuğa alışığım” edebiyatı çekmeyeceğim size nitekim dağa spor ayakkabıyla çıkan bir ben varımdır heralde. Ya benim kışlık hiçbirşeyim yokmuş, ben onu farkettim. Neyse…
Kayağa ilgi duyan biri değildim. Bir de herkes bir yerlerini incitiyordu ben de açık açık saçma buluyordum. Hem senede kaç kere yapabilirsin ki? Etrafımdakiler de öyle düşünüyordu, kime söylesem;
- Aman dikkat et kendine!
- Aman bir yerini sakatlama, bilirim sen rahat durmazsın…
- Sağlam bıraktık, sağlam gel…
gibisinden nasihatler yağdırıyordu. Ama işte o cumartesi sabahı yok mu… Böyle garip bir heyecan oluyor insanın içinde o malzemeleri görünce. Tur bizi öyle dandik bir otele götürdü ki anlatamam. Sular kesilir, soğuk akar, elektrik kesilir… Otelin işletme sorunlarından bahsetmeye gerek bile yok. Neyse cumartesi sabahına gidelim biz iyisi mi… Önce otelin kayak malzemelerinin olduğu yere gittik; oradan bot ve board kiraladık. Daha sonra şu su geçirmeyen eşofmanlardan (adı var da unuttum ya) aldık, sonra da kar maskesi ve gözlük (gözlükler çok güzel, benimkisi sarı :) ama çok para ya… Mantıksız.) aldık. Funda’ya bir de su geçirmeyen eldiven aldık. Bu arada hava inanılmaz kötü. Baya baya tipi var ama bize ko-maz, attık kendimizi kara. Çok soğuk ama özlemişiz :) Her daim kara hasretiz, nasıl oluyor bu anlamıyorum gerçekten.
En sonunda sarındık, sarmalandık, gözlüklerimizi takıp çıktık en amatör piste. “Aptal Ağacı” denilen bir ağaç varmış ona kadar çıktık. Bütün amatörler orada toplanmış :D Ayaklarımızı bir güzel bağladık boarda. İnsanın içi içine sığmıyor. Aman allahım o nasıl birşey! Ayağa bile kalkamıyorum! Bir öne düşüyorum dizlerimin üzerine, bir arkaya… Kafa üstü, kol üstü… Sonra biraz etrafı izledim, insanlar nasıl kalkıyor diye baktım. Evet kalkmayı öğrendikten sonra 2-3 metre gitmeyi başarabilmeye başlamıştım 1 saat sonunda. (Ders almadım çünkü hava çok kötü aldığın dersten birşey anlamazsın dediler. Ben de zaten o kadar para vermek istemiyordum, tam oldu.) Öğlen oldu ama 2 saat boyunca dayak yemiş gibiydim. Her yerim ağrıyo ve acıyor… Parmaklarım, bileklerim, sağ omzum, belim, karnım, popom, dizlerim…
Bir sitem eyledim
7 Feb
Sevgili okur,
Artık sana “saygılı” da diyeceğim nitekim hiç sesin çıkmıyor, herhalde saygıdandır diye varsayım yapıyorum. Ben de bu duruma az biraz bozuluyorum ama neyse sorun değil! Bu satırları sana (bu karakterleri diyerek bilişimci bir yaklaşımda da bulunabilirmişim, ne güzel) Kanarya Adaları’ndan yazıyorum. Ekvatoral iklimin en taze yerinden bir yudum alıp sana sevgilerimi sunuyorum. Şaka şaka Kanarya Adaları’nda değilim. Kim gidecek pazar pazar oraya? Kaldı ki pazar günleri battaniyemin altından çıkmamak uğruna, yatağın yanındaki bilgisayarıma uzanmak için bile düşünen bir ben var okuduğun yazının arkasında… Olsun sorun değil. Ben yine de uzandım senin için.
Kayseri’ye gittim, çalıştık, yorulduk, hasta olduk(!) sorun değil de. Kayseri güzel bir şehir, sanırım bir dahaki gidişime kaldı fotoğraflar çünkü makinemi evde bıraktım. Aramıza bir soğukluk girdi nedendir bilmem. Ama o kar yağmış, gece ışıklanmış şehir karelerini çekemediğim için üzgünüm gerçekten. Sorun değil ama değil mi?
O değil insanın sevgilisinin Çin yemeklerini öğrenmesine ne demeli? Ya aslında güzel de olmuş ama içten içe bir korku var içimde o baskın soya tadına ve ilginç tariflere karşı. Ne yapmalı bilmiyorum, boynum bükük bekliyorum. Bu büyük sorun olabilir.
Bugün evde yapacak çok işim var. Odam darmadağın, eşyalarımı düzenlemem gerekiyor. Bir de ayakkabılarımı sileceğim. Sorun değil demeyeceğim bu sene kış mevsimini gerçekten de yaşadık, hatta fazlasıyla yaşadık. Her sevdiğim ya üşüdü, ya ıslandı ya da çamurlandı. Bana soğuğu kötü belletme sevgili kış mevsimi. Adam gibi kararında yaşa.
Bugün belki fish-eye makinamla ilgilenirim biraz. 3 5 poz bir şey kaldı onda da, az kaldı banyosuna. Yakında yeni fotoğrafları göreceğiz.Tabi güneş çıkmamasına baya baya bozuluyorum bu aralar ama sorun değil, az kaldı bahara. Daha güzel kareler ve yuvarlaklar (fish-eye yuvarlak ya o anlamda söyledim, gerçi diğerleri de kare değil dikdörtgen. Neyse…) çekeceğim :)
Of saat 12 olmuş yahu. Kahve saati…
Az şekerli…
PS: ne biçim yazı yazmışım ya.
Son zamanlar yaptıklarıma bakma n’olursun…
1 Feb
Biliyorsun uzuncadır yazı yazmıyorum. Aslına bakarsan pek çok şey olurken yazmadım buraya. Bu süre içinde yoğun iş temposu da beni bir an yalnız bırakmadı, hala da gündemimde. Sanırım bi 40 sene de böyle olacak. Olsun.
Acı yok! :)
Ne yaptım bugüne kadar? Hemen anlatıyorum… Ankara’ya gittim geldim. O gün görüşmelerimden sonra Cenk ve Serdar Patron ile hemen bir aktivite içinde buldum kendimi :) (Pınar’a sevgiler, saygılar. Ehöhöm.) Pek bir güzel geçti. Sabahında gözümü İstanbul’da açtım, deli bir yağmurda. Eve geldim, sıcak sudan sonra kendime kahve yaptım, kaloriferlerin yanmasını bekledim (genelde 6:30′da yanar bizim kaloriferler) o boruların genleşme sesi kulağıma gelmeye başladığı anda artık uykuya hazırdım. Akışkanlık teorisini çürütecek pürüzsüzlükle nasıl yatağın içine kaydım anlatamam. O yüzden de o teoriyi çürütemem. Neyse.
Uzun toplantılar, makaleler ve bir yandan da diğer projelere desteklerim sürmekte iş hayatındaki Çağdaş için. Ama son iki haftasonu pek çok şey yaptı gündelik hayatında diğer Çağdaş. Öncelikle Bu yazının devamını okuyun »
Altıncı ve Yedinci Gün – 2009/2010 – Bonne Annee
19 Jan
31 Aralık çok heyecanlı başladı. Nedeni hem Funda gelecekti o sabah hem de yılın son günüydü… Paris’de olmamızın sebep günüydü bir bakıma. Sabah erken kalktık, havaalanının yolunu tuttuk. Tam bir saat gecikmeli indi Funda’nın uçağı. Zaten telaşlanmış ve özlemiş ben pek yerimde duramıyordum. Sinire yansıtmaya az kalmıştı durumu… Derken pembe valiziyle biraz da geç çıktı kapıdan benim sarım.
İnsan 5 günde ne de çok özleyebiliyormuş şaşırdım.
funda (31.12.09)
Sabah içtiğimiz kahveden ziyade leblebinin enerjisi açtı uykumu. Saat ikide kalkıp yollara düşmüş olmasına rağmen nasıl böyle olabiliyor bilemiyorum (uyanamadığı sabahları biriktiriyor sanırım). Eve geldiğimizde yine hafif bir uyuma isteği yok değildi tabi. Ama günün planı bir an önce otelimize ulaşmak eşyaları bırakmak ve Paris’e Bu yazının devamını okuyun »
Dört ve Beşinci Gün – 29-30/12/09 – Lyon
13 Jan
…
Sabahın erken saatindeki trenime ancak yetiştim, bir de vagonu bulmakta zorlandım. İki saat süren yolculuğum sonunda Lyon’a vardım. Buraya gelmemdeki amaç aslında şehir falan değil, sevdiklerim.
Lyon Fransa’nın üçüncü büyük kenti. Burada genelde sanayileşme ön planda. Operatörü olmayan metroları varmış (görmedim ne yazık ki, Paris’de de varmış. Onu da görmedim.) Kuklalarıyla ünlüymüş. Salı günü geldiğim için buraya şehir hayatı pek de canlı değildi. Haftasonu daha canlı olsa gerek.
Lyon’a geldiğimde teyzemin evine gittim önce. Akşam için dayımlar (diğer dayımlar) yemeğe geleceklermiş. Eniştemle çıkıp birşeyler aldık marketten, sohbet, hasret derken geliverdi yemek vakti. Ailecek yenilen yemek çok anlamlıydı nitekim çoğu zaman bunu Türkiye’de gerçekleştiremiyoruz. Ayrıca Teyzemin yağptığı istihbarat çalışması beni çok etkiledi. Yemekler arasında sarma(kuş üzümlü-bunu nereden öğrendi merak ediyorum), balık, su böreği gibisinden emek isteyen ve beni lezzet krizlerine sokan mükemmel yiyecekler vardı. Gecesinde Lyon sokaklarında gezindik, birşeyler içtik… Sabahlara kadar sohbet ettik.
Lyon'da amatörce yakaladığım gün batımı
Ertesi gün çok da geç başlamadı. Nitekim çok da fazla uyuyamadım.Planda o gün Bu yazının devamını okuyun »
İkinci gün – 27/12/09 – Tour Eiffel
7 Jan
…
İkinci gün erkenden kalktık. Güneşliydi Paris, hatta 9 derece diyordu hava durumu… Şanslı adamım tabi. Başka bir dünyadan gelmiş havasını kırmak istedikçe ben dayım ve yengem inadına bana bambaşka şeyler gösterme niyetindeydiler :)
Sabah kahvaltısında 6 çeşit peynir tabakta ve açıklamaları her peynir tabağı saldırımda yağmur gibi yağıyordu :) Bizim köyün küflü tulum peynirinin bir türevi çok popüler orada. Şaşırdım. (Getirdiğim zaman yemeyen arkadaşların kulağına küpe olsun bu ayrıca ! :) ) Neyse sürekli yiyeceklerden bahsetmek istemiyorum ama kendimi de alıkoyamıyorum…
Günün teması “Tour Eiffel”. Şimdi benim gibi sadece ingilizce bilen cahil insanlar için (of bu tamlama çok iğneleyici oldu , özellikle İngilizce bilmeyen Fransız arkadaşlar için.) “Tour Eiffel” direk Eiffel Turu diye anlaşılıyor. Oysaki Fransızca “tour” kule demekmiş :) ben bunu saat 3 sıraları falan kendi kendime keşfettim. Çaktırmadım o ayrı :) Çok çakalım ya.
Bastillle Meydanı'ndaki Anıt
Bastille ile başladı gezimiz. Oradaki dev tiyatro yada kültür binasını da gördüm tabi. Bastille’in tarihteki yerinden sonra burayı bir meydan ve anıtla geçiştirmek canımı acıttı tabi. Olsun.
Birinci gün – 26/12/09 – Paris’e gidiş
6 Jan
Saat 12 de bilinmeyene bir yolculuk gibi başladı o gün. Hiç bilmediğin birşeyi yaparken ortaya çıkıyor bence insanın kendine güveni :) Soruyorum “Çağdaş nereye gidiyorsun böyle?” bu soruyu Ankara’ya iş için gönderildiğimde de sormuştum. Pek de evcimen bi karakter değilim ama nedense -alışkın olmadığımdan sanırım- bu şekilde hissediyorum.
Cuma gecesi -yani bu düşüncelere kapıldığım sabahın bir öncesi, bir önceki gecesi- şirketin düzenlediği noel eğlencesine katılamadım, zaten bana oscar da vermemişler :) olsun. Bavul hazırlamak gibi bir uğraşım vardı tüm gece. Ala ala yanıma da iki tane pantolon, bir tane siyah uzun kollu giysi, iki de gömlek aldım (gömleklerden birini üzerimde götürdüm hatta), iki tane de hırka tabi. Çok fazla giysim mi var , yok tabiki. Neyse, işin stresi yavaşlattı diyelim.
Sözde üç buçuk saat süren uçak yolculuğu için saat öğlen 12:00 da çıktım evden işte… Su böreği, çay, metrobüs, metro diye uzadı gitti nesneler uçağa kadar. Yalnız olmak daha da geriyor, hava da bir güzel sorma. Öyle bir günde İstanbul bırakılır mı demedim değil vallahi.
Bir şekilde kendimi uçakta buldum. Köy otobüsü gibiydi gerçektende. Of ki ne of… O konulara girmiyorum tamam, bitirdim bu paragrafı da… Ama akılda yolculuk ile güzel şeyler de kaldı; güzel bir hava, güzel manzara, rahat bir kalkış :) Bu yazının devamını okuyun »

